kaset kutusu • bant kaydıDoğal Seleksiyon
Zaman, perdeleri olan göreli bir boyut olsa dahi şahsınıza yapmış olduğu kozmik bir jest ile sizin için tek ve sonsuz perdelik, pamuk şeker kıvamında bir evren’e dönüşebilir. Şahsıma yapılan son jestin güncelliği üzerinden birkaç yüzyıl olmalı, zira hatırlamıyorum. Yüzyıllar’ın ardından geliyor olması, benim için ne denli önemli olduğu konusunda doğru tahmin yürütebilme olasılığınızı; “plajda sırtınıza güneş kremi süren bir vampir” görmenizle eşdeğer bir ihtimale indirgiyor. Aldırmayın. Limonata?
Türüne daha evvel hiç rastlanılmayan canlıların yaşadığı okyanus derinliklerindeki seyir görevimden, milyonlarca kilometreye yayılan kumların kapladığı ölüm havuzlarını kullanan canlıları korumak üzere getirildiğim cankurtaran’lık pozisyonu epey can sıkıcı. Takdir edersiniz ki hiçbir ebeveyn; kumla dolu bir ölüm havuzunda oynaması ya da yüzmesi için çocuğuna izin vermez. Çöl’deki sürgünümü ve onu anlamlı kılmaya çalışan görevimi sizin gözünüzde şirin hale getirmeye çalıştığım için beni mazur görün zira ancak bu şekilde tahammül sınırlarımı genişletebiliyor ve akli dengemi koruyorum. Arada iyi şeyler olmuyor değil. Mesela, size terfi aldığımdan bahsetmiş miydim? Güneşin kavurduğu hektarlaca çorak toprağın ortasında, olmayan mahsülleri korumakla mükellef bir korkuluğum artık. Rüzgarın, tahta bir iskeletten oluşan, saman dolu bedenimi tüm hafifliğiyle günaşırı sallayışı ve sağa sola uçuşan çalı parçaları dışında hareket eden hiçbir şey yok çevremde. Bu rutine nasıl riayet edeceğim hakkına bir fikrim kalmadığı an’da zaman’ın jesti tüm gerçekliği ile galaksimi sarıyor. Daha evvel gecenin karanlığına bulanmış siyah saçları, sonsuz bir fon üzerine kondurulmuş mütevazı bir gezegen büyüklüğündeki koyu kahve rengi gözleri ve tüm bunları üzerinde barındıran evrenin estetik merkezi niteliğindeki bir yüz ile bana doğru yaklaşıyor. Çıplak ayakları ile bana doğru yürüdüğü çorak arazinin yüzeyinde fosile dönüşmüş olan mahsüller tekrar tüm canlılıkları ile gökyüzüne doğru yükseliyorlar. Aralarından geçerek bana doğru ilerlemeye devam ediyor. İşte karşımda… Yüzümde gezen eli tahtadan oluşan iskeletimi ve saman dolu bedenimi et’e, kemiğe büründürüyor. Aşina olmadığım, ritmik çarpışları göğsümde küçük titreşimler yayıyor. Ve ayaklarım, en son ne zaman kullandığımı hatırlayamadığım ayaklarımı hissedebiliyorum. Kafamı kaldırdığımda yeryüzündeki tüm kanlı savaşları bitirebilecek gülümsemesini görüyorum. Bu gülümseyişin yok olmaması için dünyayı saran tüm su tabakasını bir buluta sığdırabileceğimden eminim. Elimden tutuyor ve yürümeye başlıyoruz. Tekrar bir “insan” olarak hissetmek çok tuhaf. Üstelik kalp atışlarının dağınık ve hızlı atmasını sağlayan biri, elinizden tutarak tüm evrene yaşam saçarken. Bir an Oz Büyücü’sü olup olmadığını düşünüyorum, kim bilir… Sürgünüm sona ermiş olmalı, aksi pek mümkün değil. Ayaklarımız ıslanmaya başlıyor, daha sonra kökleri, tüm kainatını saran bir ağacın gölgesine uzanıyoruz. O’na bakıyorum; sürgünün ardından vaad edilen bir cenneti andırıyor. Çıplak ayaklarıyla basmış olduğu çorak tenimin her santimetrekaresini yağmur ormanına dönüştüren bu mistik tanrıça, tüm varlığı ile bana ait olduğunu kulaklarıma fısıldıyor. Bu, daha evvel hiç duyulmayan, evrenin boşluğunda yankılanıp duran tanrının ninnisinden olmalı…
Bahşettiği insan bedenime eşlik ediyor artık. Onunlayken, Ay’ın kraterli yüzeyini saracak bir çilek tarlası oluşturmak hiç zor değil. Üstelik tadları muhteşem, bana güvenebilirsiniz. O’nu anlamlandırmaya çalışırken seçeceğim kelimeleri bulmak epey vaktimi alabilir fakat hayatıma girmesi ile benim için durdurduğu zaman’da bunun hiçbir önemi yok. Herkesin, çevresinde dönerek değiştiği ve O’na ulaşmaya çalıştığı bir evrende böyle bir balerin’in sizin için bulunduğu Luna Park’ı terk etmesi inanın bana tanrı’nın lütfu olmaktan ziyade kozmik bir jest.
Balerin olan mistik bir tanrıça, şans opsiyonumu tekrar gözden geçirmemi sağlıyor. Birlikte girdiğimiz yatakta, soluk aldığımdan bu yana hükmetmiş olduğum Yorgan Altı Krallığı’nın, kraliçe tacı kendisine ait. Tacını çıkartıp, yorganın yüzeyine çıktığı an’larda koala’ya dönüştüğü aramızda bir sır olarak kalmalı. Bu anlar’da dalları, yaprakları ve kökleri olan bir ağaç mı yoksa kral mı olduğumu karıştırsam da durumdan ziyadesiyle hoşnut olduğumu söylemeliyim. Evcil bir koalaya sahipken ordular ve yeni ülkeler pek dikkatinizi çekmiyor. Beni izlediğini bildiğim her an, tramplenden bir bardak suya atlayan çizgi kahramanların yapacağı türden imkansız şeyleri yapabileceğimi biliyorum.
Onun için ellerimle, tahtadan oluşan yeni bir evren inşaa ediyorum. Koyu, pastel yeşil, uzun çimlerin arasından görülebilen, meyve ağaçlarıyla kaplı bir arazinin üzerinde yükselen verendalı beyaz bir ev. Bir golden, labrador ve varolan her şey ile tüm galaksileri bizim için daha anlamlı kılabilecek bir erkek ve kız çocuğunun bahçesinde yavrular ile düşe kalka oynadıkları bir bahçe… O, düşüp bir taraflarını çizmemeleri için çocuklara göz kulak olurken izlediğim an’lar, çekmiş olduğum ve tüm dallarda Oscar kazanan bir filmden çok daha değerli. İçin’de varolduğu her an, O’na dair tüm şeyler, bedenimi bir arada tutan hücreler, lifler ve kemiklerden farksız.
Kozmopolit bir şehrin, şaaşaalı bir caddesinde yanınızda yürüyüp çekirdek çitletirken, ya da sahilde içtiğiniz kutu biralardan top yapıp, futbol oynarken dahi mutlu olabilen bir kadından bahsediyorum… İskandinavya ve tüm dünyayı birlikte gezerken binlerce fotoğraf çekip, hiç tatmadığımız içkilerden içmek ve gökyüzünü kaplayan yıldızlar altında sevişmek istediğim türden bir kadın… Bir kadın? Minimal bir evren… İnşaa ettiği şehirlerin sokakları arasında gezinmek her faninin yaşayabileceği türden bir şey değil. Tuhaf, hayatımda, ifade etmek için güçlük çektiğim tüm duygu ve arzuların yegane öznesi. Ve, kafamdaki kelimeleri ne kadar bir araya getirsem de sürekli dağınık hissetmemi sağlayan bir anne…
Onun hakkında söylemeyi unuttuğum en önemli şey; “Eğer gladyatör değilseniz, emin olun evcil hayvan olarak kaplan besleyen biri ile ters düşmek istemezsiniz… “
Güneşin kavurduğu hektarlarca toprağın ortasında zamandan azade bir şekilde bekliyorum. Ne kadar uzun zamandır burada olduğum konusunda bir fikrim yok. Epey uzun olmalı, zira bunu bana hatırlatmakla mükellef olan uzun süreli belleğimin sadakati konusunda hiçbir zaman şüpheye düşmedim. Nerede olduğumu bilmiyorum fakat tahmin yürütmek pek zor değil. Evrenin ağırlık merkezine yakın olmalıyım, aksi takdirde bedeni samanla dolu bir ucubenin bu denli statik hissedebilmesi pek mantıklı görünmüyor. Güneş… Varlığını hissettirebilmek için gönderdiği 90 derecelik ışınlar fötr şapkama takılıyor. Şık ve işlevsel bu jesti için kendisine minnettar olduğumu söylemeliyim. Korumakla görevli bulunduğum bu çorak arazi, ayak basılmayı bekleyen Ay’ın kraterlerle dolu yüzeyinden farksız. İhtiyaç an’ında kırılıp, içerisinden alınması beklenilen bir çekiçten farksızım. Sadece ziyaretime gelen kargalar varlığımı anlamlı kılıyor. Talan etmek için ihtiyaç duydukları mahsüller uzun zamandır bu topraklarda bitmedi. Bu da bana göstermiş oldukları alakayı çok daha anlamlı kılıyor . Onlar dışında son olarak gördüğüm canlının ne olduğu konusunda emin değilim. Açık konuşmam gerekirse; yaşamaları için temin etmeleri gereken besinleri onlardan koruduğum için bana göstermiş oldukları mesafeli yaklaşım, ilk zamanlarda epey canımı sıkıyordu fakat yaşanan büyük kıtlığın ardından ortada hiçbir mahsülün kalmaması aramızdaki buz dağının erimesine neden oldu. Kargaların, iletişim kurabileceğim yegane dostlarım olabilme ihtimali benim için gökyüzündeki sönmüş bir yıldıza suni teneffüs yapıp onu hayata döndürebilmemle eşdeğerdi. Artık yanıma uğramıyorlar. Kanatlarının yaratmış oldukları fırtınaları bedenimde hissetmeyi özledim sanırım. Güney’e gitmiş olamazlar. Şu anda karşımda bana doğru yürüyeren şeyin kanatları olmaması fötr şapkamı dolduran aklımı karıştırıyor doğrusu. Uzun siyah saçlar, bembeyaz sonsuz bir fonun üzerindeki bir çift noktanın üzerimde sabitlenmiş bir şekilde ilerliyor olması çok tuhaf. Gittikçe bana yaklaşıyor olması Güneş’in ilizyonlarından biri olmalı fakat bu denli gerçek hissetmek… Tam karşımda dikilirken ellerini samanla dolu olan kostümüm ve yüzümde gezdirmesi gerçekten tuhaf hissettiriyor… Odun bir iskeletin ayakta tuttuğu bedenimin et’e büründüğünü hissedebiliyorum. Vücudumdaki karıncalanma bana çok tuhaf bir şeyi daha hatırlatıyor. Bu ritm duygusu, kanlı bir et parçasına anlam veren kalp atışları olmalı… Ayaklarım karıncalanıyor… Hektarlarca alanı kaplayan bu çorak arazideki lanetim, bedenime dokunarak tekrar insanlığımı bana bahşeden bu kurtarıcı ortadan kaldırıyor. Gökyüzü, yüzyıllardır beklediğim fakat uzun zamandır ümidimi kestiğim yaşam iksirini üzerimize boşaltıyor. Çıplak ayaklarım bu iksirle karışmış olan çamura bulanıyor. Elimi tutan kurtarıcım bana insan olduğum zamanları hatırlatırıyor. Birlikte yürümeye başlıyor ve çamura karışıyoruz. Yaşamı, O’nu ve azad’ı tüm bedenimde hissediyorum…
Kafamın ve evrenin içinde daireler çiziyorum. Sanırım kapana kısıldım Houston. Milyonlarca gezegenin ve sönmüş yıldızın arasında bulunduğu rotayı bana çizmiş olduğunuz için size ne kadar minnettar olduğumu anlatmakta zorluk çekiyorum, lütfen mazur görün.
Bugün, Cape Canaveral uzay üstünden fırtılalı zihnimin hatırlayabildiği kadarı ile yaklaşık 4 ay geçti. Testlerinize göz atacak olursanız eğer hatırlama konusunda fena sayılmadığımı tekrar hatırlayabilirsiniz. Uzun süreli belliğimin ne kadar iyi olduğu hakkında ise size brifing verecek değilim, zira tarafınızdan ukala bir astronot olarak anılmak istemem orospu çocukları. Atmosfer dışındaki serbest salınımım, sesin evrenin derinliklerindeki başı boş seyrinden öte bir hal aldı. Bundan şikayetçi olduğumu sanmayın, sadece aramızdaki monologlar beni geriyor. Yaklaşık 2 aydan bu yana sizinle yapmam gereken konuşmaları iç sesimle gerçekleştiriyor olmam sinirlerimi bozdu. Dünya dışındaki gezengelere ait canlı popülasyonunu incelemem misyonum şu anda işemek zorunda olduğum şişeden taşan sidiğimin kosmüme bulaşmasını engellemeye çalışmak kadar kutsal bir hale evrildi o kadar. Endişelenmeyin, hala şişenin deliğini bulabilecek kadar oksijene sahibim. Tabi tüm sahip olduğum şey bu değil elbette. Her ne kadar tam olarak sahip olamasam dahi panik atağımı dizginleyecek ve iyi hissetmemi sağlayacak olan birkaç karton sigara, şarap ve çikolata şu anda yaşamımı daha anlamlı kılıyor. Atmosferden çıktığım anda karşılaştığım kara deliğin, çizmiş olduğunuz rota ile bağlantısı olmadığını düşünmek beni andaval ekibinizin ahmak zihinlerini hunharca sikmem isteğini göz ardı etmemi sağlıyor. Houston, aradığınız ve bulmamı istediğiniz canlı formlarına rastlamadım ve rotamı misyonumun dışında bir yöne çevirdim. Gözlerimi ve zihnimi kıvılcımlara boyayan öz’ün kaynağını görüyorum. Benden umudu kesmiş olabilme ihtimaliniz zerre sikimde değil zira gözümü alamadığım bir gerçeğe doğru son sürat ilerliyorum . Bu, şu an ve daha evvel’e dair benim ve evrenin görebildiği en nadir şey olmalı. Houston, aramızdaki bağın kopmuş olma ve sizi göremeyecek ihtimali önemli değil, sahip olmak istediğiniz gerçeğe dahil olmama ramak kaldı fakat üzgünüm, buna sahip ve dahil olabilecek yegane kişi olarak atmosferinizden ayrılıyorum.
Kültablasındaki boş kovanlara bakıyorum; bu esnada genzimdeki kesif barut tadı, zihnimdeki delik deşik hatıraları anımsamama yardımcı oluyor. Küllerimden yükselerek odanın atmosferine karışan kanımın buharı görüş açımı azaltırken yere uzanıyorum. Uzun zamandır burada yatıyormuş gibi bir hisse kapılıyorum. Sahi, ne kadar geçti üstümden? Epey olmalı, zaman mevhumunu yitirdim. Uzandığım halı üzerindeki motiflere dönüşme sürecimin tamamlanmak üzere olduğunu hissediyorum. Kamufle bütünlüğümü sağa sola saçılan düşüncelerim süslüyor.Aralarında dolanırken, sıkışmış olduğu labirentin sonundaki peynire ulaşmaya çalışan bir fareye dönüşüyorum.

Dalları gökyüzüne tutunmak istercesine uzanan yaşlı bir ağaç gibi hissediyorum. Bulunduğum yerden uzaklaşabilmek için makul bir nedene ihtiyacım yok artık. Evrendeki rolüm; gezegendeki olağan rutin seyre tanık olmak ve bunu kayıt altına almak. Bir nevi kayıt defteri rolü üstleniyorum. Bu konuda fillere nazaran daha iyi fakat, statik canlılarız. Vazifem, kuşların gövdeme dokunmasına izin vermeme engel teşkil etmiyor. Neyse ki onlar da bunun farkında ve günün belirli zamanlarında beni ziyarete geliyorlar. Yaratmış oldukları majör fırtınalar yapraklarımı hareket ettirirken kanatlarının arasında taşıdıkları gökyüzü kırıntılarını toprağa bırakıyorlar. Köklerim evrene daha da sıkı sarılıyor. Sis tüm yamaçları sararken, görüş açımın bir yarasanınkinden daha iyi olduğunu söyleyemem. Gövdemi, dallarımı ve yapraklarımı saran bu perde olan biteni kayıt edebilme işimi güçleştiriyor. Aynı zamanda beslenmek için ihtiyacım olan güneş ışığına da ulaşamıyorum. Doğadaki tolerans mekanizmasının ne zaman devreye gireceği konusunda şüphelerim var. Neyse ki çark hareket ediyor ve güneş ışınları perdeyi aralayıp kabuklarımdaki çatlaklardan içeri giriyor. Bulutlar taşıdıkları ağırlıkları yeryüzüne bırakarak daha hafiflerken hızlanarak uzaklaşıyorlar. Atmosfer terlerken serinliğin keyfini çıkarıyorum. Geride kalan günler, aylar ve yılların üzerimde yarattığı kronolojik kasvet ve durağan keder yalnızlığımın eskizini oluşturuyor. Sonsuz bir evrenin içinde yer alırken mikro bir gezenden sökülen çivinin yaratmış olduğu boşluğu doldurmaya çalışıyorum. Bu beyhude işlemi gerçekleştirirken boşluğun dışına taşma gibi bir kaygım yok . Zira sadece olan bitene tanık olmak, ötesine geçebilecek hamleyi ise kabuklarımla sararak yok etmek istiyorum. Et ve kemikten arınma sürecim bu reddetme ritüelinden daha az vaktimi almıştı fakat ziyanı yok, epey vaktim var. Toprağın zihnime aktardığı milyonlarca veri bedenimdeki tüm dokulara, liflere ve yapraklara işleniyor. Soluk alıp verirken ormandaki tüm canlılara bu bilgileri servis ediyorum. Atmosferin perde işlevi devreye giriyor ve bu ekolojik belgeseli seyre koyuluyoruz. Kuşlarsa yorgun bedenime dokunmaya devam ediyor.
Onu nerede bulacağına dair hiçbir fikri yoktu. Geride bırakmaya hazırlandığı şehri kısa bir süre izledikten sonra arabasına binerek yavaşça uzaklaştı. Birkaç sapa yol tercihinin ardından şehirden olabildiğine uzaktı artık. İlerlemiş olduğu tek şeritli yolda kendisine yol gösteren şeritlerin güvenilirliğinden pek emin olmasa da elindeki tek alternatifi değerlendirmekte kendisinden oldukça emindi. Kesit şerit çizgileri olay mahalinden çabucak ayrılmak isteyen bir seri katil kadar hızlı hareket ediyorlardı. Gözlerini bir anlığına kesik şerit çizgilerinden ayırıp etrafına bakındığında ağaçların kendisine eşlik ettiğini fark etti. Çok yaşlı görünüyorlardı. Evrenin varoluş sancısına tanıklık etmiş kadar yaşlı ve bir o kadar kadim. Gözlerini evrenin tanıklarından alıp birer soru işaretine dönüşen şerit çizgilerinde sabitledi. Belki de milyonlarcası gözünün önünden geçtikten sonra yolun giderek daraldığını ve ağaçların şeritleri görünmez kıldığını fark etti. Arabayı yavaşlattı ve içinden inerek az önce ilerlediği yolun geri kalanına baktı.Şeritlerin yerinde şimdi sadece ağaçlar vardı. Kaybolan yol karşısında pek de şaşkın olduğu söylenemezdi. Etrafına bir süre bakındıktan sonra kafasındaki siyah şapkayı çıkarttı ve elini içine sokup beyaz bir tavşanı havaya kaldırdı. Kırmızı gözleri olan beyaz bir tavşan. Sihirli bir şapkaya sahip olduğu için sözcüklere ihtiyaç duymamıştı. Daha sonra tavşanı yere bıraktı ve onu izlemeye koyuldu. Gecenin karanlığında evrenin varoluşuna tanık olan kadim ağaçlar arasında bir tavşanı izliyordu. Bulmak istediği şeyin ormanın derinliklerinde olup olmadığından pek emin olmasa da elindeki organik pusulayı izlemekten başka bir seçeneği yoktu. Az evvel kesik şeritlerini takip ettiği yoldan ayrılarak tavşanın ardından ormana girdi. Burası bambaşka bir evrene benziyordu. Diğer tüm evrenler arasında sıkışmış, bilinmeyen bir evren. Yüzeyinde çıplak ayakları ile yürüdüğü bu evrenin tüm benliği kısa aralıklarla zihninde canlanıyordu. Birbirine sarılan dalların anlattıkları trajik hikayeleri yapraklar ormanda soluk alıp veren diğer tüm canlılara aktarıyordu. Bu evrenin varoluş hikayesiydi. Duyduğu ve gördüğü şeylerin etkisinden kurtulmak epey güç olsa da dikkatini toparladı ve önünde ilerleyen tavşanı hızlı adımlarla izlemeye devam etti. Tam bu sırada tavşan bir anda gözden kayboldu. Hızlı adımları bırakarak koşmaya başladı ve dalların arasından sıyrılarak bir anda kendinin ormanın dışında buldu. Arkasına baktığında orman tüm yaşama tanıklık etmeye devam ediyordu. Ormanı geride bırakıp etrafına bakındığında bir Luna Park gördü. Görünüşe bakılırsa bu yeryüzündeki ilk Luna Park olmalıydı. Daha sonra Luna Park’tan içeri giren tavşanı görmesi çok fazla vaktini almadı.
Organik pusulasını izlemeye devam etti ve hemen arkasından Luna Park’a girdi. Burası, dünyadan ayrılarak bağımsızlığını ilan eden paralel bir evrenden farksızdı. Havadaki civa yoğunluğu burada oksikenli solunum yapan canlılardan olmak için pek de uygun bir durum olmadığını gösteriyordu. Etrafına bakındı; savaşta başarısız olan süvarilerden oluşan atlı karınca birliği, dünyanın ekseninde dönüşünü gerçekleştiren dönme bir dolap, hurdalıkları süsleyen araçlardan oluşan özel bir çarpışan araba koleksiyonu ve cam bir kutunun içinde kendini muhafaza eden kahin. Dünyanın etrafında dönmeye ya da yenilen bir orduya yardım etmek için başarısız atlı karıncalardan oluşan süvari birliğine katılmak şu anda yapmayı düşüneceği en son şeydi. Kafasındaki soru işaretlerini noktaya çevirmek için bir kahinle tanışmaya ihtiyacı vardı. Bu sırada beyaz tavşan yine ortalıktan kaybolmuştu. Sanırım organik pusulaların bu başınabuyruk ve lakayit tavırları civa ile çalışan pusulaların daha çok tercih edilmesindeki en büyük etken olabilirdi. Az ilerisindeki cam kutuda pili biten kahinle tanışmak için pusulaya ihtiyacı yoktu. Bu yüzden yürüyerek kutuya yaklaştı ve muhtemelen hipermetrop olan kahini koruyan tozlu camı ceketinin kolu ile sildi. Kısa süreli göz operasyonunun ardından camın üzerinde “ 2 cent ile çalışır “ ibaresi belirdi. Bu lokal operasyonu göz önünde bulundurursak eğer kahinin ödeme yapması gerekebilirdi. Tahsil faslını erteleyerek elini ceketinin cebine attı ve 2 cent çıkardı. İplerinden asılmış bir kuklayı andıran kahinin evrim sürecini başlatmak için 2 cent’i para haznesinden içeri bıraktı. Bir anda tüm ışıkları yanıp sönmeye başlayan kutu tüm şiddetiyle sallanmaya başladı. Bu esnada iplerinden kurtulan kukla kahine dönüşüyordu. Gürültü evrim ritüeli her ne kadar abartılı gelse de beklemekten başka bir seçeneği yoktu. Ve nihayet karşısındaydı…
-Kafandaki soru işaretlerini yanıtlamak için noktalara ihtiyacın var fakat unutma; bende sana ait tek bir nokta var. Doğru yanıt için en büyük soru işaretini seçmelisin.
2 cent ile çalışan butik bir kahinden daha fazlasını beklemek Pollyanna’nın kostüm balosunda Kedi Kadın olabilme ihtimaline yakındı.
-O’nu bulmak için kimi öldürmem gerekiyor?
-Aradığın kişi korku tünelinde yaşayan palyaçolardan biri.
Bu yanıtın ardından görkemli bir ritüelle tüm ışıklar söndü ve kahin tekrar iplerinden asılı bir kuklaya dönüştü. Ne yani, bu kadar mıydı? 2 cent ile bu denli verimli çalışabilen bir kahinle ilk defa karşılaşıyordu. Aslına bakarsak bu tanışmış olduğu ilk kahindi. Cebinden 1 cent daha çıkarıp bahşiş olarak bıraktan sonra butik kahine hürmetlerini sundu. Daha sonra şapkasını çıkardı ve noktaya çevirdiği en büyük soru işaretini içine bıraktı. Şimdi korku tünelini bulması gerekiyordu. Kısa bir süre etrafına bakındıktan sonra yürümeye başladı ve daha evvel sesini hiç duymadığı enstürmanları çalan müzisyenlerin, alev yutan adamların arasından geçerek ergonomik bir cüceye yaklaştı ve korku tünelinin nerede olduğunu sordu. Yanıtı almak için yerküreye epey yaklamaşı gerekmişti. Dönme dolaptan bozma bir oyuncağa bağlı salıncakların yanından, hedefi topla vurulduğunda suya düşen bir insanın olduğu platformun arkasında korku tünelini gördü. Yanındaki ağırlığı –cüceyi- orada bıraktıktan sonra içeri girdi. Girişin iki yanındaki zebaniler kendilerine has bir tebessüm ile onu karşıladılar. Sıcak bir karşılama için zebanileri kullanmak çok şık bir tercihti doğrusu. Bunun için tünelin sanat yönetmenine teşekkür etti ve az ilerideki vagonlardan bir tanesine binerek solo seyrine başladı. Etrafına bakınırken Pamuk Prenses’teki kötü performansı sonrasında buraya transfer edilen cadının ona göz kırptığını gördü. Hemen karşısında ise pek de sükse yapamamış olan tahta bacaklı korsan elindeki kanca ile ölüm işareti yapıyordu. Bu tehtiti tebessüm ile umarsamazlık arasında bir ifade ile geçiştirdi. Sonrasında sırasıyla iskeletleri, kaçıkları, mahkumları gördü. Kısa geçmesini umduğu bu seramoni beklediğinden çok daha uzun sürse nihayet sona erebilmişti. Vagondan indikten sonra karşısında kapısı aralanmış bir oda gördü. İçinde aradığı şeyi bulmaya yaklaştığına dair çok güçlü bir his vardı. Kapıyı yavaşça ardına kadar açtıktan sonra kasadan bir şeyler almaya çalışan palyaçoyu gördü. Çok hızlı bir hamle ile yanına yaklaşıp Smith Wesson’u kafasına dayadı. Ön sevişme hayatına giren palyaçolar için geçerli değildi. Silahının namlusu palyaçoya yüzündeki suni gülümsemeyi ortadan kaldıran bir soru sordu:
-Nerede?
-Neyden bahsettiğini bilmiyorum.
Smith’in sert kabzası palyaçoya neyden bahsedeceği hakkında hızlı ve etkili bir jest yaptı.
-Ne-re-de?
-Nerede olduğunu sana söyleyemem.
Smith’den çok daha hızlı ve etkili bir jest daha. Jest konusunda her zaman fazlasıyla bonkördü fakat bu kadar ritmik değildi. Palyaçonun kırılan dişleri arasından akan kan makyajını tazelemesine yetti.
-Seninle gitmesine izin vereceğimi düşünebilecek kadar apt..
Smith, palyaçonun yüzündeki sert hatları bir heykeltıraş edasıyla yumuşatmaya devam etti. Fiziki haritasında meydana gelen koyu renk değişiklikeri sihirli sözcükler fısıldaması için yeterli oldu.
-Atlı karıncaların hemen arkasında. Buradan canlı çıkmanıza iz..
Smith’in bu geceki performansı ortaya kırmızı ağırlıklı kubik bir sanat eseri çıkardı, tünelde sergilenmeyi kesinlikle hak ediyor.
İstediği yanıtı aldıktan sonra arka kapıdan çıktı ve atlı karıncanın olduğu yöne doğru tüm hızıyla koşmaya başladı. Bu sırada korku tünelin kapıları ardına kadar açıldı ve zebaniler, cadılar, mahkumlar, kaçıklar bu kaotik karnavala katıldılar. Atlı karıncanın nerede olduğunu bacakları ile düşündüğü sırada beyaz tavşan kendisini gösterdi. Bulunduğu yöne doğru hızla koşmaya devam ederken yolu temizleme görevini Smith üstleniyordu. Rengarenk bir poligonun içinde havaya kızıl bir neşe saçarak atlı karıncanın yanına vardı. Bu esnada gözleri, varoluşundan bu yana görmüş ve görebilecek olduğu en doğru şeye bakıyordu. Uzun yıllardır bilinçaltında yatan kadını, yani balerini görmüştü. Tüm yaşamı boyunca idealize ettiği kadın herkesin çevresinde döndüğü fakat sadece kendisinin sabit kalabildiği bir balerindi. Düşünme rolünü ayaklarının ardından kalp ve beyin aldı çünkü havada kendilerine karşı çok içten hisler besleyen kurşunlar ve bir ucube ordusu vardı. Tüm bu düşünceleri bir kenara bırakıp balerinin elinden tuttu ve birlikte kaçmaya başladılar. Bir süre koştuktan sonra ayaklarının onları bu cadılar bayramı provası yapan ucubelerden çok fazla uzağa götüremeyeceğini anladılar ve çarpışan arabalara doğru yönlerini değiştirdiler. Bu kaotik karnavalı sona erdirmek için tek şansları çarpışan arabalardı. Birlikte çarpışan bir arabaya bindiler ve ucubelerin olduğu yöne doğru son sürat ilerlediler. Kalabalığı yararak geride bıraktıklarını düşündükleri sırada atlı karıncılara binen palyaçolardan oluşan süvari birliği tam arkalarında belirdi. Çarpışan arabayı Luna Park’tan dışarı çıkarak kadim ormana doğru son sürat sürmeye başladı. Süvariler olanca hızları ile onları takip ediyordu fakat bu çok uzun sürmedi. Çarpışan araba ormana girdiği anda tüm süvari birliği adeta bir koruma kalkanına takılmışçasına durdu ve onları seyretti. O ve balerin ucube takımının neden durduğuna bir anlam verememişti fakat bu kendilerini fazlasıyla rahatlatmıştı. Cadılar, mahkumlar, kaçıklar ve palyaçolardan oluşan azılı karnaval ekibinin koruma kalkanına takılmasının sebebi orman tarafından lanetli oluşlarıydı… Nihayet bu kaotik karnavalı geride bırakarak çarpışan arabaya bindiler ormanın derinliklerinde kayboldular…


İnsanlar otoparka terk edilen alışveriş arabaları misali kendilerini toplayacak görevli statüsünde hayatlarının kadınını/erkeğini beklerler.
Beni bulması için ekmek kırıntılarını takip etmesini tercih ederdim fakat bu kan kadar etkili olmazdı.
Sana güvenmem için bana bir neden ver” dediğinde O’na dolu ya da boş olup olmadığını bilmediği silahı verip tetiği çekmesini istedim. Mütevazı jestim karşısında güven ve inancın dogmatik yapısını sorgulama ihtiyacı hissetti. Bu esnada gözüm sehpanın üzerinde duran uzaktan kumandanın kırmızı kapatma düğmesine takıldı.